Tavuk mu Yumurtadan Çıkar Yumurta mı Tavuktan
8 Nisan 2026
Hakikati / hakiki bir şeyi konuşmak, tam aksine hakiki olmayan her şeyi konuşmaktır. Fakat bunu ele almaya çalışırken hakikati felsefi bir soru bağlamında ele almaya çalışmıyorum (sorgulamak, tanımlamak anlamında değil, paradoksal bir yanıyla bakmak).
Oysa ki en iyi örneği paradoksal sorularda ele alırız. En basit şekilde “yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?” dediğimizde soru kendi içerisinde düğümlenerek tamamlanır; yani yumurtanın tavuktan mı çıktığını düşünmeye başladığımız anda, tavuğun da yumurtadan mı çıktığını düşünürüz. Burada iki sorunun arasındaki boşluğu (hakikati), diğer sorunun söz diziliminde yerine geçmesiyle öteler ve sonunda paradoksal bir tamamlanmanın içinde kendimizi buluruz. Burada hakiki bir cevabın (gerçeğin), diğer sorunun gelişiyle ötelenmesi işlemi görülür.
Burada vermeye çalıştığım metafor, hakikatin konuşulamıyor oluşunun sembolik bağlam içerisinde yerinin nasıl işaretlendiğine referans verir. Lacan’ın meşhur örneğiyle, bir kütüphanede aranan kitabın görevliye sorulması ve görevlinin kitabın olması gereken rafa bakarak “kitap yok” demesi gibi. Kitap belki kütüphanenin herhangi bir yerindedir, fakat işaret edilen yerde yoktur. Fakat kütüphanecinin “kitap yok” cümlesini kurabilmesi için, kitabın sembolik bir yerinin referansı olması gerekir. Yani aranan şey burada boşluğun temsilinde yoktur.
Lacan’dan referansla gerçek ya da hakikat, tam da gerçek olması ölçütünden bölünüp parçalanamaz; fakat dil, ancak onun yerini o olmayan her şeyi kurarak işaret edebilir. Ki bu, psikanaliz ve günümüz psikoloji yapısı arasındaki en büyük uçurumu bize gözler önüne serer. Günümüz söylemi bu boşluğa alan bırakmaz; hatta öyle bırakmaz ki her sene yeni birçok psikolojik tanı eklenir. Bir semptomun bir cevapla, arada hiçbir boşluk bırakmayan eşleşmesi varsayılır.
Psikanalizde ise meselenin hiçbir zaman tanı olmaması gerçeği, bu hakikat meselesiyle bağlantılıdır. Lacancı psikanaliz denildiğinde söylenen en fenomen cümle, dilin ve arzunun eksik olduğudur. Fakat buna rağmen dilin bir şekilde kullanılıyor oluşu, bir akışta ilerleme sebebiyeti, tam olarak şu an benim bunu yazarken yaptığım gibi, hakikatin yeriyle ilişkilidir.
Bu bize bilinçdışı kavramını kullanırken, onunla çalışırken çalışılan yolun ötekinin neden sözcüklerinin dışında olmadığını çok güzel özetler. Bilinçdışını çalışmak bir boşluğu, yokluğu çalışmak olamaz; bilinçdışı ancak ötekinin sembolik zinciri üzerinden, onun sözleriyle çalışılabilir. Fakat bu, bir diğer yanıyla bilinçdışını tamamen bu düzleme de indirgeyemez. Dolayısıyla sembolik zincirin bir yere referansı, ona en yakın olan (sanılan) ya da en uzak olan (olumsuzlama, bastırma vs.) ama gerçeğe gerçek olmayan bir düzlem sayesinde kurulabilir. Tam da bu yapı, dili çalışabiliyor olmamızı ve analizanın bir söylemle başvurmasını sağlayan şeydir. Çünkü dil ve gerçek bir yanıyla örtüşemez ki bir ötekine başvurulur. Bir insan yaptığı hataları tekrarladığını fark edebilir; fakat fark ettiği ve acı çektiğini söylediği hâlde onları bırakamayabilir. Bırakamadığı ve dile getirdiği her şey, dilin bu referansında tamamlayamadığı hakiki bir gerçektir. Fakat söylediği ve anlattığı her şey, bu gerçeğe (analizanın gözünden) bir referans kurar.
Öfke patlamaları yaşayan ve bunun sonucunda istemediği bir konumda kendini bulan bir kimse, bu öfkesinin sebebiyetini bize gerçekten de çok haklı olduğunu düşündüğümüz bir şekilde anlatabilir. Veyahut anlattığı durumda verdiği tepkiyi abartılı olarak görse de, oluşturduğu çözüm biçimine bağlantılı bir ilişki kurar. Ki bu, öznenin hâlâ konuşabilir olmasını ve hayatın içerisinde var olabilmesini sağlayan pek tabi şeyler de olabilir. Oysaki günümüzde bir kimsenin sadece semptomunu dile getirip bir cevap / çözüm istediği kapalı devrenin neden sanıldığı kadar işlevsel olmadığı, toplumun ilaç kullanma sıklığı ve ruh hâli yapısıyla oldukça iyi değerlendirilebilir.
Bu bizi analizin sonu meselesinde, beklenen cevabın getiremediği gerçeğin nedeniyle de oldukça örtüşür. Veyahut analizin sonu meselesinin olumsuz (sanıldığı şekliyle) bir imkânsızlık (“cinsel ilişki yoktur”) şeklinde varsayılma biçimi, gerçeğin ancak yine onu o olmayan her şeyle bir çözüm üretebilmesiyle ilişkilidir. Cinsel ilişki yoktur ki; cinsel bir ilişki (semptomatik) vardır. Baştaki paradoksal fenomen sorumuza tekrar dönelim: Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Yani hangisinin önce geldiği sorusuna… Evrimsel olarak biliyoruz ki ilk tavuk bir yumurtadan çıktı. Fakat bu cevap, tam da başından beri anlattığım gibi, sorunun sorulmasına engel olamaz. Soru, cevabı için değil; varsayılan cevabın,(olamayanın) bir yolunun kurulabilmesi için vardır
← Blog'a Dön